• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

DERNEĞİMİZ BANKA HESAP NUMARALARI

                   DERNEK YILLIK ÖDENTİSİ : 25 TL                                                    SANDIK BİRİKİM FONU AYLIK ÖDENTİSİ : 50 TL

DERNEK HESABI :TC ZİRAAT BANKASI 64431512-5005   1402-Pozcu şubesi Mersin  İBAN :TR97 0001 00140264 4315 1250 05SANDIK HESABI :TC ZİRAAT BANKASI 64431512-5006   1402-Pozcu şubesi  Mersin  İBAN :TR70 0001 00140264 4315 1250 06
 

    AİDAT VE BAĞIŞLARINIZ

SEVGİLİ OKULDAŞLARIMIZ;
DERNEĞİMİZİN BÜNYESİNDE KURULMUŞ BULUNAN YARDIMLAŞMA SANDIĞIMIZDA
14 ÜYEMİZ VAR VE TOPLAM 38.000 TL BİRİKİMİMİZ BULUNMAKTADIR.
BİZLER BİRİKİMİZ KARŞILIĞINDA
ALDIĞIMIZ BORÇ PARALARI FAİZSİZ OLARAK GERİ ÖDEMEKTEYİZ.
SADECE % 2 BAĞIŞ YAPMAKTAYIZ. BU DA SANDIĞIMIZIN GELİRİNİN ARTMASI İÇİNDİR.            
SİZLERİ DE HEM BİRİKİM YAPMAK,
HEM DE FAİZSİZ BORÇ PARA ALMAK İÇİN SANDIĞIMIZA ÜYE OLMAYA BEKLİYORUZ.



 
Üyelik Girişi
OKULDAŞLARIMIZ NERELERDE
BAL
 
  
 
 ALİ TÜRKOĞLU
 0533 7257144
          MERSİN
aliturkoglubalci@gmail.com
 
Gerçek BAL yemek
isterseniz 
Okuldaşlarımızdan 
Ali Türkoğlu'nun
 Ballarından
alınız. 
PETEK BAL:1 Kg:45 TL
SÜZME BAL:1KG:35 TL
 TOPTAN 1 TENEKE BAL :
650 TL OLARAK VERİLECEKTİR...  

BALIMIZ GARANTİLİDİR
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam76
Toplam Ziyaret347163
İNOX ÇELİK KAPILARI

 
 
  
 
 
  
 
 
 

 BURADA

HER GÜN

YAYIMLANACAK

REKLAMLARINIZA 

2014 YILI İÇİN

100(Yüz)TL.

ÜCRET

ALINACAKTIR

 
Ali Uysal
uysalmersin001@yahoo.com.tr
DÜZİÇİ KÖY ENSTİTÜSÜ İLE İLGİLİ BAĞLARIM
09/10/2014

İlkokul yıllarımda bir karasevda geçti başımdan: Sanıyorum dördüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz Niyazi Belenli'nin Silifke' de de bir evi vardı. Annesi, oğlu İbrahim, büyük kızı Avniye orda yaşarlardı. İbrahim ortaokulda okumaktaydı. Bir gün köyümüze çıkageldi. Doğaldır ki okulumuza da uğradı. Giyimi kuşamı bizden ne kadar da farklıydı. Paşa torunu gibiydi. Ben pantolonu ilk o zaman gördüm. Adını da söyleyemedik; dilimiz dönmedi. Çünkü bu giysinin adı Türkçe kurallara uymuyordu. Dilimizde ‘o' dan sonra ‘a', ya da ‘u' gelirdi. Örneğin "horoz" sözcüğü Türkçe kurallara uymuyor; ama "horuz" ya da "horaz" uyuyor. Benim köylülerim hep bu iki sözcüğü kullanır. Onun için olsa gerek pantolona bir karşılık uyduruverdik: "bolpaça". Bizim bacaklarımızda "şalvar " adında paçaları daracık bir giysi vardı. Bu sözcük bu nedenden doğmuş olacak beynimizde.
Öğretmenimizin bir de küçük kızı vardı: Gülter.Bizim sınıftaydı; ama derslere çok girmez, analığının hizmetini görürdü. Ağabeyi gibi üst baş yerindeydi. Bu iki çocuk bizden öylesine farklıydılar ki sanki uzaydan, herhangi bir gezeğenden dünyamıza düşüvermişlerdi. Hep imrenerek bakardık onlara. Çocuk gönlümüze gem vuramaz, onlar gibi olmayı, onlara ulaşmayı, yükselmeyi düşlerdik. Dayımın bir kızı vardı : Asiye. Olur olmaz konuşurdu. Onu susturmak çok zor hatta olanaksızdı. Bir gün baktım ki Gülter Asiye'ye bir şiir okuyor. İster istemez kulak kabarttım. Nasıl bir şiirdi, unuttum. Yalnız konusunun ‘çocuklar' olduğunu anımsıyorum. Son dizesi hep aynıydı bu şiirin: "Hepsi güzel çocuklar." Asiye her zamanki patavatsızlığıyla havasını attı hemen: "Bak gördün mü ! Şair beni övüyor." Gülter hoyratça yanıtı yapıştırıverdi: "O çocuk siz değilsiniz ki. Şehirde güzel güzel giyinen çocuklar var, şaiirin anlattığı onlar. İşi gücü yok da sizi mi anlatacak!" Asiye'nin hiç kapanmayan çenesini bıçak bile açamaz oldu.
Bir gün de Memmet Emmim geldi okula. Emmim köyün muhtarıydı. Âlim değildi; ama arifti. Birçok bilgiye sezgi yoluyla ulaşabilirdi. Tam anlamıyla "Topraktan öğrenip kitapsız bilen" di. Öğretmenimin çocuklarına kikkatlice baktı. Sonra gözlerini bana çevirdi. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
--Senin de böyle elbisen olabilir; bunlar gibi güzel olabilirsin.
--Nasıl yani.
--Adana'da öğsüz mektebi var; her şeyini devlet veriyor. Giyecek, yiyecek, yatacak her şey devletten.
--Emmi nasıl gidebilirim oraya?
--Öğretmenine sor.
Karasevdam bu sözlerle başladı. Gayri "Düziçi" ne girebilmek dileği saçlarımın her telinde dolaşır, bedenimin her hücresine konar göçer oldu. Kerem'in Aslı'ya, Mecnun'un Leyla'ya duyduğu sevda bunun yanında hiç kalır. Onsuz bir saniyem geçmiyor. Kamp kurdu beynime. Akşamları uykuya yatarken "Allahım Düziçine gidebileceksem düşümde ak göreyim; gidemeyeceksem kara." Biçiminde düşlere yatıyorum. Düşümde karalar, aklar bir birine karışıyor. Bir sonuca ulaşamıyorum. Öğretmenime de söyledim. "Hazırlan, günü gelsin seni imtihana götüreceğim" diyerek bana umut verdi. Dünyalar benim oldu; sevinçten havalara uçtum.
Sayılı gün değil mi, çok çabuk geldi geçti. İlkokul diplomamızı aldık. Öğretmenimiz iki arkadaşı sınava götürdü; ama bizimle çok ilgilenmedi. Kendi kendimize ne yapabildiysek. Doğru dürüst bir şey yazamadım; sorulardan da bir şey anlamadım. Bazı çocuklar cin gibi. Gözetici öğretmenlere soruyorlar, yanıtlarını da alıyorlar. Ben garibim işi Allaha bırakmışım.Yine de , sınava girdim ya, Düziçi'ne gideceğime inanmışım; kendimi her yönden ona göre hazırlıyorum.
Güz geldi. Köy enstitüsüne yollanma zamanı. Okula kayıt yaptırmaya gider gibi hazırlıklar tamam. Ağabeyimle ikimiz eşeğimizi de alıp yola düştük. Sekiz saatte Silifke'ye ulaştık. Bir de baktık ki ben kazanamamışım. Arkadaşım Mustafa Gök kazanmış. Kara dağlar üstüme yıkılacak sandım. Ben köye döndüm O Düziçi'ne yollandı.
Köy enstitüsüne gidebilme düşüncesini içimden bir türlü söküp atamadım. Yazın Mustafa izine geldi. Giysileri benim düşlediğim gibiydi. Kıskançlıktan kudurmak üzereyim. Sınava yeniden gireceğim. Bunun için sağdan soldan kitaplar alıyorum; sığır güderken hep koltuğumda taşıyorum; ama hiç okumuyorum. Nedenini uzun yıllar sonra anladım: Ders çalışmayı, okumayı bilmiyormuşum.
Güz geldi. Yine sınav zamanı. Yine yollandık Silifke'ye. Bu kez beş kişiyiz. Öğretmenden haber geldi. Akşam düştük yola. Uyuklayarak, çalılara çarparak sabaha kazaya ulaştık. Yalnız beş çocuğun yürüyerek gece yaptığı bu yolculuğu anlatabilsem bir roman çıkar ortaya. Öğretmenimizi bulduk; fırçalamadık yerimizi bırakmadı. Meğer sınav bir gün önce yapılmış. Bizi alıp Cumhuriyet Okuluna götürdü. Okul müdürü , maarif memuru, başöğretme her şey Mevlüt Yılmaz. Bizim öğretmenle senli benliler. Bizim öğretmen kavga eder gibi konuşuyor:
--Mevlüt, kâğıtları gönderdin mi be!
--Göndermedim, Niyazi.
--Tamam öyleyse, geçin şu odaya.
--Olur mu Niyazi !
--Neden olmazmış, bal gibi olur.
Geçtik bir odaya öğretmenimiz söyledi biz yazdık. Verdik kâğıtlarımızı , yürüyerek tuttuk köyün yolunu. Kulağımız kirişte bekliyoruz Düziçi Köy Enstitüsü'nden sınavı kazandığımız haberi gelecek. Bir fısıltıdır dolaşmaya başladı köyde: "Kopya çekildiği için Düziçi Köy Enstitüsü Silifke'den bu yıl hiç öğrenci almayacakmış. " Tüm umutlarım bu fısıltıyla yıkıldı. Kolum kanadım kırılıvermişti sanki. Yüreğimin" manda gönünden bir çarık" olduğunu yıllar sonra öğrenecektim. Artık bu acı gerçeğe boyun eğdim. Düziçi ile düş kurmayı bıraktım.
Bu haberden üç dört gün sonra kuşlar üzümümüzü yemesin diye bağ beklemeye başladım. Geceleri de bağda yatıyordum. Bir sabah ablam elinde bir kağıtla çıkageldi. "Mücüdemi isterim; imtahanı gazanmışsın! " Kâğıdı eilinden alıp okudum. Antalya Aksu'dan geliyor, şu tarihte okulda bulunmam isteniyordu. Bu olayı şimdi de anlamış değilim. Ben Düziçi için sınava girmiştim. Sınav kâğıdımın Antalya'da ne işi vardı? Bu sorunla uğraşamıyacağım; yolum sarp ve uzun.

DÜZİÇİ ÖĞRETMEN OKULU ÖĞRETMENLİĞİNE

Köyden çıkıp Aksu'da ilk derse girişim bir roman konusu. Bu serüvenin bir kısmını yazdım. Beş bölümü "Yeni Kuşak Köy Enstitüleri derneği" nin yayın organı "İMECE" de yayınlandı. Aksu Köy Enstitüsünde geçen yıllarımı da uçaraktan atlıyorum. Ver elini Gazi Eğitim. İnsan yaşamla barışıksa, daha doğrusu mutluysa günler ne de çabuk geçiyor. Bir de baktık ki o güzelim yıllar bitivermiş. Diplomalar elimizde.
Stefan Ziweig'in edebiyat dünyasında ünlü olmuş bir cümlesi var: "Yıldızların parladığı an." Bin dokuz yüz elli dokuz yılında yıldızlar iki kez parladı benim için. Gazi Eğitimi bitirenler içinden, öğretmenler kurulu kararyla, öğretmen okulu öğretmnleri seçilirdi. "Kuş uçmaz kervan geçmez" Anadolu kasabalarıyla öğretmen okullarının bulunduğu bölgeler kıyaslanınca bunun önemi, sanırım, tartışılmaz. Öğretmen okullarına seçilenlerden biri bendim. O gün sevinçten göklere uçtum. Yıldızlrın birinci parlayışı bu olay.
İkinci parlayışı bundan da önemli: Evet öğretmen okulu öğretmeni oldum; ama hangi öğretmen okulu? Sonuçlar kurayla belirleniyordu o zaman. Nasıl oldu bilmiyorum kura çekilişinde bulunamadım. İyi ki de bulunamamışım. Benim yerime bir arkadaş çekivermiş kuramı; hem de Düziçi Öğretmen Okulu çıkmış şansıma.
Masallarda insanların karşısına bazen bir dev çıkıp sorar: "Dile benden ne dilersen." O günlerde böyle bir dev aynı soruyu bana yöneltse bundan başka bir şey dilemezdim. Çocukluk yıllarımda düşlerimin, imgelerimin öğrenci olarak ulaşamadığı Düziçi Köy Enstitüsüne öğretmen olarak gidiyordum. Tüm ömrüm boyunca şansımın bana en çok gülümsediği günlerdi o günler.
Okuldaki ilk günlerimi nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Duygularımın yükünü taşıyamaz olmuştum. İlk gün baş yardımcı Osman Ünver okulu gezdirdi. Arkadaşlarımın, bizden önce enstitüyü bitiren ağabeylerimizin dillerinden düşürmedikleri bir söz vardı : "Alman Binası." Düziçi Köy Enstitüsü eğitim-öğretime bu binada başlamış. Merakımı yenemedim; ikinci gün o binaya gittim. Şimdi okulun uzağında kalmıştı. Dik bir yamaçtan çıkılıyordu. Üşenmedim, tırmanarak çıktım. Alman Binası yıkıntı halindeydi. Bir taşın üstüne oturarak çevreyi gözlemledim. Taşlar, ağaçlar fısıldaşıyorlardı. Bir imparatorluğn çöküntüsü gibi geldi bana. İçimi bir hüzün kapladı. Dadaloğlu'nun bir şiirini belleğimden bir türlü uzaklaştıramadım; birkaç kez okumaktan da kendimi alamadım:

"Derviş Paşa yaktı yıktı illeri
Soldu bütün yurdumuzun gülleri
Karalar giydik de attık alları
Altınımız geçmez akça tunç oldu
 
Sabaha dek kandillerin yanardı
Soytarılar fırıl fırıl dönerdi
Ha deyince beş yüz atlı binrdi
Sana konup göçen beyler nicoldu
 
Ağlayı ağlayı Dadalım söyler
Vefasız dünyayı şu insan neyler
Bin yiğidi bir kötüye kul eyler
Şimden sonra yaşaması gücoldu."

Evet benim gözümde nice beyler,nice devler yatıp kalktı burada.Yanık suratlı köy çocuklarının bulanık beyinlerinde akıl ve bilim ilk burada ışıdı; karınları ve gözleri ilk burada doydu; yarınlarına güven duyarak devletin güçlü kollarında ilk kez burada uyudular; ama yoklar şimdi. Üç yanım dağlarla çevrili. Bir yanım uçsuz bucaksız Düziçi ovası; sonu Çukurova'ya dayanır. Karşımda "Dumanlı Dağ", dumanlanıp duruyor. Aman Tanrım o da ne. Dumanlı'nın yamaçlarında yamalar var. Biraz düşününce çözüyorum. Dağın yamacında ekilecek tarlalar açılmış. "Dumanlı Dağ" olmuş yamalı dağ. Koskoca ovada bir yer kapamamış, oralarda ekmek arıyor köylülerimiz. Orhan Veli'nin ağzyla " Avunamadık...-Yoksa biz bu dünyadan değilmiydik?" der gibi yamanmışlar dağ yamaçlarına. Gel de Tonguç'u, Yücel'i anımsama. Bu dünyadan olacaktınız sevgili köylülerim; bu şarkı yarım kalmasaydı; karnınız doyacaktı, sırtınız giyecekti, bu şarkı yarım kalmasaydı; genlerinizin derinliklerinde bulunan yetenekler birer birer ortaya çıkıp gelişerek elinizden tutacak, yaşamınıza yön verecekti; bu şarkı yarım kalmasaydı. Destanınız burada yazılacaktı. Evet bir destandı "köy enstitüleri". İçimdeki bu destanı bir yazabilsem. Evet bu destanı anlatmak kolay değil; Orhan Veli gibi yaklaşırsın, kucaklarsın, içinde gerine gerine dolaşırsın; fakat bir türlü anlatamazsın.

BULUNDUĞUM İLK SEÇME SINAVI

Düziçi Köy Enstitüsü ile ilgili izlenimlerim romanlara bile zor sığar; ama bir olayı da anlatmadan geçemeyeceğim: Öğrencilikten öğretmenliğe atlayışım kolay olmadı. Ben yaşta başka arkadaşlarım da vardı. Onların ruhsal yapısı da benden farklı değildi. Öğrencilikle öğretmenlik arasında bir süre dolaşıp durduk. Bir ayağımız öğrencilikte, öteki ayağımız öğretmenlikte. Öğrencilerin bazıları yaşça bizden büyüktü.
Derken geldi çattı seçme sınavı. Elli yatılı öğrenci alınacaktı. Ayırtman (mümeyyiz) seçilmiştim. Okul birdenbire mahşere dönüverdi. Alınacak elli öğrenci için ben diyeyim bin, siz deyin iki bin aday okula akın etmişti. Giyim kuşamlarından parasal durumları belliydi. Birkaç yıl önce bunlardan biriydim. Onları en iyi ben anlardım. Duygularım aralarında dolaşıp duruyordu.Gözlerim birinden kalkıp ötekine konuyordu. Kollarımı açmış tümünü kucaklamak istiyordum. Yüreğim tümünü almıştı içine; ama kollarım yalnızca ellisini alabilecekti. Meslek yaşamımda seçme sınavındaki ilk görevimdi bu. Sevinçle keder içimde kıyasıya çarpışıyordu. Sevincimin kaynağı belli; onu anlatmaya gerek yok. Kederime gelince: Bu okulların kurucusu ," Türk devletinin dağlarında, bayırlarında kendi kendine açılıp solan bir tek çiçek bırakmayacağız." Demişti. İşte dağlarımızdan, bayırlarımızdan binlerce çiçek açıp solmamaya gelmişti; renkleriyle, kokularıyla, ruhları okşayan görünümleriyle insanları kucaklamaya, onlara hizmet sunmaya gelmişti. Ellisi bu ana kucağının kolları arasında yer bulacak, geri kalanı özlerinde barındırdıkları tüm yetenekleriyle hiçbir el değmeden solup gidecek. Ben yapıda bir insanın yüreği buna nasıl dayansın! Bu çiçeklerden bir tekinin bile solmaması için ana kucakları sayısı yirmi bir değil yüz yirmi bir olmalıydı.
Bu duygular içinde bocalayıp dururken sınav başladı. Önce matematik , yazılı; sonra görüşme(mülakat). Ben bu bölümde ayırtmanım. Sırayla önümüzde boy gösteriyor çocuklar. Birkaç yıl önce böyle bir komisyonun karşısına geldiğimde dilim tutulmuştu; çünkü doğru dürüst bir eğiti-öğretim alamamıştık. On beş gün sonra sınıfta sivrilmiştim. Çocuk doğru dürüst bir öğretmen görmediyse, öyle de bir eğitim alamadıysa suçu neydi? Böyle bir sınavın nesnelliğine inanmıyordum. Bu nedenle adaylardaki zekâ düzeyini anlamaya çalışıyordum; fakat eski öğretmenler benim gibi bir çaylağın görüşlerine hiç önem vermiyorlardı. Sessizlik içinde sınavı izliyordum. Birden dünyamı altüst eden bir olay yaşadım; ayrıntılı anlatacağım bu olayı: Gözlerim birden kapıdan yeni giren bir adaya takılıverdi. Soluk benzi, ince yapısıyla benim ilkokul sonrası yapımı nasıl da andırıyordu. Birden duygularım onun üstünde odaklanmaya başladı. Utangaç davranışlarıyla görüşmede hiç başarılı olamadı. Başarısı en düşük puanlardan biriyle değerlendirildi. Tam kapıdan çıkarken içeri bir köylü kadını, "selamünaleyküm " diyerek dalıverdi. Baş yardımcı Osman Ünver kadıncağızı apar topar dışarı çıkardı. O hengâme içinde "ben bu çıkan çocuğun anasıyım" sözünü duyabildim.
Al sana bir şok daha! Kadın da aynı anamdı. Bütün gücüyle yavrusunu korumaya çalışıyordu; ona kol kanat geriyordu. Anam da böyleydi; tüm tehlikelerden korumak için çırpınırdı. Bedeninin beni korumaya yetmediği zamanlar dualara başvururdu. Duaları hep Türkçeydi ve de kendisi uydururdu. "Ya allah ya kâni; ya Muhammet ya Ali; dardan kurtar sen beni". Bunu okur yatarsam ne yılan sokardı ne akrep. Gel de bu kadının çırpınışına kayıtsız kal.
Sınav salonundan fırlayıp çıktım dışarı. Bir ağacın altındalardı. Ana oğlunun saçını düzeltiyor, bir yandan da bir şeyler anlatıyordu. Yanlarından iki kez geçtim. Kulağım kirişteydi. Ana oğula "İnşallah kazanmışsındır; kazanırsan şöyle yaparız, böyle yaparız." Diyordu. ‘Çok kahrını gördüm yapma felek bunu bana.'
Sınav sonucu belli oldu. Liste asıldı. Sevinenler üzülenlerin arasında yok olup gitti. Şimdi bir sınav daha vardı; on gündüzlü öğrenci alınacaktı. Okul bahçesinde dolaşıyordum. Gerçekte o kadını arıyordum. Sonunda onu gördüm. Basket sahasının kıyısında duruyordu. Oğlu yoktu yanında. Yavaş adımlarla yaklaştım. Yüzünde Çukurova köylü kadınlarının tarihi vardı; bir bölge halkının acıları, çileleri, sıkıntıları vardı. Haklarında epeyce bilgi topladım: Kadirli'de yaşıyorlarmış. Kocası ölmüş. Buncağız öksüzmüş. Çok yoksullarmış. Tek umutları bu çocuğun bu okula girip okumasıymış.
İkinci sınavdan söz ettim; "Bir yıl gündüzlü okur, başarılı olursa ikinci yıl yatılıya geçer." Diye de ekledim. İkinci sınavda yine ayırtmandım. Yavaş yavaş çaylaklığım da uzaklaşıyordu. Bu arada yakın arkadaşlarım da oluşmaya başlamıştı. Tüm ağırlığımı koyarak öksüzü, gündüzlü olarak, aldık okula. Derme çatma bir ev bulup yerleştiler. Uzaktan uzağa ilgileniyordum; ama taşıma suyla değirmen dönmüyordu. İki derslerine ben giriyordum. Gözlerimi yumup ikisinden de yüksek not verdim. Böylece yatılıya geçme hakkını kazanmış oldu. İş bununla bitse iyi. O da sınavla. "Vay yerin dibine batsın bu sınavlar!" Yine Türkçe. Bu kolay .Yine ben ayırtmanım; öbürü matematik. İşte bu zor. Sevgili arkadaşım Süleyman Altınbulak da o komisyonun ileri gelenlerinden. O'na sıkı sıkı emanet ettim çocuğu. "Bu çocuğu yatılıya geçiremezsen Çokuroa' yı terket; buralarda durma diye bir de tehdit (!) savurdum. Artık bu soruna çözümlendi gözüyle bakıyordum; gönlüm rahat, gidip bekâr odamda yatağıma uzandım. Uyku adım adım bana doğru yaklaşıyordu ki kapım hızla açıldı. Sevgili Süleyman: "Ali, çocuk kaldı; giremedi gündüzlüye." Fırlayıp da sınav odasına nasıl daldığımı anısamıyorum. Dört kişiydiler.Sonuçları fişlere geçiyorlardı. Hem elim titriyordu hem dilim: "Bakın arkadaşlar, fişleri, belgeleri bir bir yırtarım. Bu çocuğu tanımam; ama bu yatılıya geçecek!"
Beni kesin kararlı görünce yelkenleri azıcık indirdiler. Süleyman söz konusu kâğıdı çıkarıp ciddi ciddi incelemeye başladı. Bir yandan da konuşuyordu: "Abdullah Bey, gel bak! Şu soruya bir beş puan verilebilir; yedi puan da şu soruya verilebilir...."
Böyle böyle öğrencinin notu dört buçuğa tamamlandı. Yatılıya hak kazandı. Ben de o gece rahat bir uyku çektim. Birkaç hafta sonra çocuğun yanaklarındaki çukurlar yok oldu; suratını rengi de sarıdan kırmızıya terfi etti. Bir köylü çocuğu kurtuldu; ama geri dönüp gidenler ne oldu? Bu kez onları düşünmeye başladım. Köy enstitülerini kapatanlar size söyleyecek söz bulamıyorum...

ALİ UYSAL
 
 
 


1869 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

YAŞAMIMDA İKİNCİ ÇAĞ - 09/02/2019
Ören Köydeki varoluşum burada siliniyor, varlığım yeniden oluşuyordu.
AKSU’DAN ANADOLU’YA GÖTÜRDÜKLERİMİZ - 21/06/2018
Okulumuzun bize verdiği birikimle sınıfımızdaki her öğrenciyi sevdik .
DEĞİŞİM - 16/05/2018
Yüzlerini görmediğim, ellerini öpmediğim adamlar da severmiş beni; benim gibileri.
ÖĞRENCİLERİME SESLENİŞİM..! - 27/02/2017
“Öğretmenim, o zamanki bizlere nasıl dayanç gösterdiniz?”
BABA VE OĞUL - 02/02/2017
“Mersinde şahitlik edeceğin alnını karışlarım. Baba oğuldan beter ederim hepsini!”
KUBİLAY OLAYI - 24/12/2016
Sevgili teğmenim,sevgili öğretmenim,şu anda duygularım sana doğru koşuyor
ATATÜRK'ÜN KAVUŞAMADIĞI ÖZLEM - 08/11/2016
”Milletimizin yaratılışında var olan yorulmaz çalışkanlığı,müspet ilimlere bağlılığı,güzel sanatlara olan sevgiyi ve ilgiyi her türlü vasıtadan faydalanarak geliştirmek milli ülkümüzdür.”
ÖĞRENCİLERİME ÜÇÜNCÜ MEKTUP - 23/10/2016
Okulun amacı öğrencinin kafası bilgilerle doldurmak değil ona öğrenmeyi öğretmek olmalıdır.
GERÇEK SEVGİ - 07/10/2016
Sevmeyi bilebilsek kavga ve savaşlar olmaz.
 Devamı
Takvim
ATATÜRK

 ÖNDERİMİZ ATATÜRK

 ATATÜRK KÖŞEMİZ
İSTİKLAL MARŞI

GENÇLİĞE HİTABE
ANITKABİR
DEVRİMLERİ
İLKELERİ
HAYATI
RESİMLERİ

GÖÇER REKLAM

 

YARDIMLAŞMA SANDIĞI

 
YARDIMLAŞMA
 
SANDIĞI
 
SİZLERİ 
FAİZ
KISKACINDAN
KURTARIR.
 
DERNEĞİMİZİN
 
BÜNYESİNDE  
KURULAN
 
YARDIMLAŞMA 
SANDIĞINA 
ÜYE OL
 
SEN FAİZSİZ
KREDİ AL, 
BAŞKALARINA DA 
ÖNCÜLÜK ET..! 
 
Hava Durumu
Anlık
Yarın
30° 31° 25°
Saat
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.68495.7077
Euro6.28036.3054